9 Mart 2012 Cuma

Vefalı arkadaş

Nasıl vefalı bi arkadaş, nası süper bi insanım. (aynı zamanda sanki biraz da salağım gibi oldu.)

Rüyamda Ohno ve Nino bir zamazingo etkinlik için Türkiyeye gelmişler. Miku, Netri ve bende yerimizi almışız en önlerdeyiz, tam gerizekalı suratlara sahibiz. Ama etrafta bizden başka hayran yok desem yeridir. Var ama bunlardan önce çıkan Kore'li guruba gelmişler (allam rüyamda bile beni rahat bırakmıyo bu Koreliler ahahaha).
doğal olarak biz bunları neredeyse en ön sıradan izliyoruz. Kedi gibi böle eller önümüzde gözler ışıl ışıl. Ama şarkı söylemiyolar. Sonuçta 2 kişiler. Ohno konuşmaya başlıyo bi çeşit Arashi den bahsetme olayı. Önce Japonca konuşuyo ohno birisi de onun dediklerini Fransızca'ya çeviriyo. Fransızca'yı da bir başkası Türkçe'ye çeviriyor. (olayları, dilden dile dönen alt yazılardan takip eden kızın dramı. Rüyada bile durum değişmemiş aehaehe) Sonra Ohno durumu anlayıp (Ohno durumu anında anlıyo. eh rüya sonuçta aehaeh) Fransızca konuşmaya başlıyo.

Neyse sahne tantanası bi durulunca yana geçiyorlar bunlar, oradaki görevlilerle sohbet ediyolar. bizde pıtır pıtır yanlarına gidiyoruz. başlıyoruz sohbete, (çok konuştuk ama şimdi hatırlamıyorum maalesef ^^) bi ara bakıyorum Netri , Nino ile kesişiyo ama öle böle değil. o an aydınlandım resmen. Sonra bu kesişme devam etsin diye Ohno ile saçma sapan şeylerden konuşmaya başladım. Bir ara bunlara "neden şarkı söylemediniz" diye sorduk, (sanki çok seviyoruz şarkılarını gibi oldu ama yağ çekmek iyidir) bunlarda "ne söylememizi isterdiniz" dediler. Önce bi "crazy moon olsa şahane olurdu" dedik ama hemen ekledik "sadece ikiniz varken aynı tadı vermez siz neye hazırlıklı geldiyseniz onu söyleyin biz dinleriz" dedik. bunlar tam şarkı söylerken telefonum çaldı. bi açtım  Nell arıyo "acil gelmen lazım" diyo. Netri'ye baktım, Nino şarkı söylerken bile bunu kesiyo. "madem burada durum iyi, olmadı Netri bunları gece çıkmak için kafalar ona yetişirim"deyip koşar adım Nell'in yanına gittim.

Yani düşünün nası süper, ultra bi insanım konseri bırakıp koştum. hoş acil olmasa öle bi durumda Nell hayatta beni çağırmaz dimi ama ^-^


7 Mart 2012 Çarşamba

Gazete açtım

Arashi no Shinbun; Arashi'den haberler vermek ve Arashi ile ilgili Türkçe kaynak yaratmak adına oluşturulmuş 3 yazarlı bir blogtur kendisi.

elimizden geldiğince güncel haberlerle canlı tutacağız blogu

(yani buraya pek benzemez zannımca eheaheahe)

24 Şubat 2012 Cuma

Hissediyorum ki..

Evet hissediyorum ki hiç bir zaman iyi bir blogger olamayacağım. bir kere Türkçem berbat. noktalama işaretleri konusunda hep çuvallamışımdır. ayrıca ileri  bir düzeyde olmasamda Disleksiyim (yazma ve okuma bozukluğu sorunun adının hastalrı tarafından okunup yazılamaması sorunu -_-!). yazdığım herşeyi en az 3 kez okuyup öyle yollamam gerekiyor. Yorucu bi iş la ^-^. Düşünün karalı olduğumdan beri 4 ay falan geçmiş. Yani sonuçta ben tembel bir insanım.

tabii ki gif benim değil. ^-^

6 Kasım 2011 Pazar

Çok kararlıyım la!!

Çok kararlıyım tekrar blogumla ilgileneceğim. Üstelik bu sefer imla kurallarına da, yazım kurallarına da, elimden geldiği kadar dikkat edeceğim. Zira kendi yazdıklarımı, ben bile okurken zorlanıyorum. Bundan dolayı özür diliyorum.
Çok kararlıyım insanların okuyabileceği bir blogum olacak!
ben yapmadım bu gif'i ama çok seviyorum ^-^

14 Ağustos 2011 Pazar

yalnızlık senfonisi

küçükken okula başlayana kadar hep anneannemle ve ninemle geçti günlerim. akşam olana kadar onlarlaydım..

ağlak ve hüzünlü bir çocuktum hep. biraz sesini yükseltse biri hemen ağlardım. sesiz ve sakindim aynı zamanda. bıraktığınız yerde kalırdım. açlıktan gebersemde misafirlikte kimse bişi sormazsa acıktım demezdim, diyemezdim.
günlere giderdim anneannemle. yaşıtım hiç torun ya da çocuk yoktu. olsalarda gelmezlerdi çoğunlukla. evlerin küçük odalarında geçti çocukluğum . Ve hep o küçük odaları, oradaki yaşanmışlıkları kokladım çocukken.

bu nedenle şu hayatta ilk hayal kurmayı öğrendim. ilk arkadaşlarım hep hayaliydi.

bana kocaman gelen o küçük odaların camlarından dışarıyı izlerdim... Anneannemin gün arkadaşları genelde hep bostancı erenköy civarında otururdu.. hepsinin evinin kocaman camları vardı (ya da özellikle aklımda onlar kalmışta olabilir)  o kocaman camlardan evlerin bahçeleri gözükürdü... ben o bahçelere hiç çıkmasamda en çok o bahçelerde oynardım.

ilk gerçek arkadaşımsa banyodaki gaz şohbeniydi... kocamandı... tuvalete girdiğimde korkardım biraz fakat onun varlığı beni rahatlatırdı... ağlamak için de banyoya gidrdim konuşmak içinde dertlenincede çok gülmek istersemde hep ona konuşurdum. sonra banyo perdelerinede anlattım çokşey ama onlar hep biraz şımarık gelridi bana sanki çok önemser gibiydiler kendilerini. o nedenle arada annem perdeleri değiştiğinde şohbenle dedikodularını yapardım. sesizce yeni gelene çaktırmadan... en kral eşya şohbendi..  onu değiştirdiklerinde öyle çok üzülmüştüm bayada büyktüm ama gende ilk arkdaşımı kaybetmek çok üzdüydü beni....

ilkokulda da adam akıllı 1 arkadaşım vardı (o gerçekten insandı bak) en büyük hobisi bana kendi dediklerini kabulettirmek ve bana eziyet etmekti. genelde psikolojik işkence türlerini severdi. oyunlarda dominant karakter olmak ya da başka insanlarla iletişim kurduğumda kıskanıp olay çıkarmak gibi hobileri vardı...

daha 8 yaşımda insanlar bağlanmam gerektiğini biliyordum hepsi ölüyodu...  bu nedenle babaannem öldüğünde en çok en son bana anlatılmasına içerlemiştim. eğer bilseydim öleceğini onu son gördüğümde daha çok öperdim daha çok sarılırdım... bana örgü örmeyi öğretecekti, en çokta o sözünü tutmamış oluşuna bozulduydum...

dolapta duran  temiz yüzlü baygın bakışlı askerin, çerçeveli resmine aşık oldum ilk. ve ilk seçtiğim meslek o adam gibi bir asker olmaktı. ilk şokumu sanırım annem o resimdeki adamın ben doğmadan seneler önce ölmüş amcam olduğunu söylediğinde yaşadım... 5-6 yaşımda ilk mesleki hayalimden ve ilk aşkımdan böyle ayrıldım. ilk o zaman askerlerden nefret ettim. Ve  "bütün askerler ölür" diye düşündüm uzun yıllar...

senelerce 20 yaşıma gelmden öleceğimi düşündüm nedeni de yoktu sadece herhalde ölürüm diye düşündüm.

hep birisi beni sevsin istedim birisi gelip beni yalnızlığımdan kurtarsın istedim... ama hep gelmesinden korktum... ya alışırsam onun varlığına ya bidaha yalnız kalamazsam en iyisiydi akışı bozmamak stabil kalmak yalnız olmak...

hayatımın hayalini bana yaşatan ilk insan bay süper beyin di. benimle camdan dışarı bakıp aynı şeyleri gören ilk insandı bay süper beyin. benden 1 yaş büyüktü çekik gözleri, kocaman bir gülüşü, top gibi bir kafası ve kısacık saçları vardı. onunla hayal kurmak oyunlar oynamak benim için muhteşemdi. ilk kez onun yanında kendimi huzurlu hissettim.. benim ilk (ve nerden bakarsan bak tek) gerçek erkek kahramanımdı. seneler boyunca ilah yaptım onu kendime... sonra o büyüdü ergen bir erkek oldu beni görüp suratıma bakmadı selam bile vermedi ama dedim ya ben ondan küçüktüm ilk hayal kırıklığım senede en çok 2 kere gördüğüm ve beni büyüleyen o adamın benden bakışlarını kaçırmasıydı... (şimdi süper bi adam oldu ama ben hala o çevrilen bakıştayım salak olmak zor iş)

ben en çok hayal kurmayı sevdim bide yalnız olmayı... yanlızlığım yollarıma pusu kurmadı benim ben seçtim onu.. başka şansımda yoktu.. sahip olduğum beni asla bırakmayan tek arkadaşımdı yalnızlık...

şimdi bu yazıyı nedne yazdım aylardır bişi yazmazken hemde... bu bir keşif kendimle ilgili bir keşifte o nedenle yazdım unutmamak için...

ben birini sevmekten ya da birinin beni sevmesinden korkuyorum... buna bu duyguya alışmaktan korkuyorum sevmek gene kolayda ya birisi beni severde ben buna alışırsam... sonuçta sevenler gider sevilenler gider elde kalan hep yalnızlıktır.. ya ben yalnızlıktan korkarsam ya ondan kaçmak istersem ya bunca senedir yalnızlığımla paylaştığım herşey biterse. korkuyorum ya sevilmek yalnızlıktan daha iyiyse........

3 Temmuz 2011 Pazar

eski defterler

liseden 18.04.2000

".... mosmor çiçekleri açmış ağacın dalları sınıfın camını ortalıyordu ve o dalların ortaladığı camda güneşin tüm güzelliğini üstüne yansıttığı ve o muhteşem ışınları muhteşem yüz hareketleriyle karşılayan X duruyordu. bir çocuk kadar saf, yaşlı bir adam kadar da sertti. sanki güneşi baharı kokluyordu sanki güneşle sessizce konuşuyordu....."

vay be yazmışım ha!

10 Haziran 2011 Cuma

düşersem orada olacak mısın

3 sene önce psikoloğa ilk gittiğimde bana sürekli Nell ve Tina dan bahsettiğimi söylemişti. "Arkadaşlarım sonuçta  ne var ki bunda" die düşünmüştüm. Sonra bana grup terapilerinde insanların birbirlerine güvenmek için bir oyun oynandığını söyledi. Bir kişi gözleri kapalı olarak grubun ortasına geçer ve kendini serbest bırakırmış ve herkes düşmesin diye onu tutarmış. "peki sen bunu yapabilirmisin kendini serbest bırakabilirmisin". cevap verememiştim...

zaten HYD'nin, o dizideki 4 arkadaşın yaşadıklarının beni bu denli sarsması ve benim japon sevdamın başlamasıda o döneme, yani benim "arkadaşlık nedir"i sorguladığım döneme denk gelir...

bu konuşmadan bir kaç ay sonra gene aynı soruyu sorduydu psikolog işte o zaman "evet" dedim "bırakırım kendimi". o zaman içerisin de Arashi yi izlerken fark etmiştim arkadaşlığın ne demek olduğunu... ne tür bi arkadaşlık ilişkisi içinde olduğumu.

gözümü kırpmadan güvene bileceğim insanlardır Nell ve Tina. evet birbirimizin azına sıçarız ama bilirim ki arkamı döndüğümde hep ordadırlar, bana yalan söylemezler.

Nell insan seçer. öyle herkesle konuşma, kimseyi kolay kolay kabullenmez. burun kıvırır... birisi bizimle takılsın istediğimizde hem kabul eder hemde o yanımızdayken somurtur, en olmadı erkenden ortamdan ayrılır. çok kızardım bu haline artık umrumda değil bütün ilişkilerimi ona göre ayarlıyorum, onun burnuna çekmiyeceği (ya da kıskanacağı da diyebiliriz) kişileri ondan uzak tutuyorum. sıklıkla adlarını bile anmamaya çalışır buluyorum kendimi. bu beni rahatsız etmiyo aksine hoşumada gidiyo bi yerde.. bazı insanlar bana özel kalıyo... bide umursuyo ki kıskanıyo (ya da ben deliyim)... kimdir nedir biliyo o kadar. Nell'le beraber büyüdük sayılır, tüm ergenlik süreçlerini birlikte atlattık... o nedenle iletişemediğimizde bile büyük zararlar vermiyoruz birbirimize... hani artık herhangi bi olay hakkında konuşmamıza gerek yok dierinin yorumunu biliyoruz çünkü... beni her gören Nell'i sorar sanki kolun nasıl bacağın nasıl gibi bi laf. bunu her duyduğumda gururlanırım...

sonuçta 15 senedir arkadaşız. rahatlıkla pek çok insana onun ciğerini bilirim diyebilirim. o hayatta bunu yapmaz. bunu kesin sevmez, buraya kesin gitmez.

Tinay'lada 12-13 sene oldu tanışalı, yaklaşık 6 sene kadar da olmuştur en azından, haftada bi kez görüşmezsek ölürüz kıvamına geleli.

Tina severken kıskananlardandır.o sinsice kıskanmaz çok net ve açıktır durumu. hatta hızını alamazsa söyler. sahiplenir seni, arada durdurmazsan kontrolünü kaybeder, coşar. başlarda çok kızardım, hala ara sıra bi daralıyorum. ben sürekli aranmaya sorulmaya alışık değilim ayrıca öyle insanları arayıp sormam pek. Tina'ya benim böyle biri olduğumu kabul ettirmem çok zor olduydu. o sevginin sürekli teyidini isteyen biri, çünkü insanlara kolay güvenemiyor.. bunu pek çok kez düşündük Nell'le. "ne yaparsak Tina bize tümüyle güvenir" "ne yapmalıyız ki sevgimizden şüphe duymasın artık".. o zaman karar verdim eğer beni anlamasını istiyosam, önce ben onu anlamalıydım. evet eşşeklik ediyorum hala ama artık aklıma gelirse arıyorum onu. eğer hafta hiç aramadıysa merak bile ediyorum artık... onu istediği gibi sevmeyi öğreniyorum çünkü oda beni istediğim gibi sevmeyi öğrendi. birbirlerimizin sınırlarını bulduk şimdi daha rahat iletişiyoruz.

insanlar arkadaşlarıyla neden kavga eder pek anlamam... bi durum seni rahatsız ediyosa "yapma sevmiyorum" dersin. değişim için yol ararsın ama bu durumu deiştirmiyosa eyvallah der ve o kişinin yanından uzaklaşırsın.

ama öyle değilmiş hiç bişi... son 2-3 gündür öğrendim ki; kazın ayağı hiçte öyle değil....

hatta hayatımda inandığım en değer verdiğim şey kandırmacaymış.. güven yokmuş aslında... ben var sanıyomuşum....

durmu kafamda bi türlü oturtamıyorum
ya ben 15 senedir b........

cümlemin ortasında telefon çaldı... Nell di arayan............................. kırgınım kızgınlık değil bu... kızdığım tek kişi kendim dir... biri size bukadar istikrarla 8 ay yalan atabiliyosa sorun (her nakadar sorunun kendinde olduğunu söyleyip sizi dellendiriyosada) bal gibide sizdedir...

evet eskiden insanlar hep benim düzenlediğim gibi yaşasın isterdim. kesin doğrular ve kesin yanlışlar olduğunu düşünürdüm. yanlış yapanları düzeltmek için bağırır çağırırdım... psikoloğa gittikten sonra baya yumuşadım... en son bi çiçu nedeniyle tümüyle kontrolümü kaybettim... ama sonra topladım.. neye hakkım olup olmadığını 3aşşağı 5 yukarı biliyorum...

bütün olan biteni telfonda öğrendim. biliyorum Nell'i görünce anlıyacağım ne hissetiğimi, hissedeceğimi.. nasıl davranmam gerektiğini ozaman kavrayacağım...

birini bu kadar korkutabileceğimi düşünmezdim üstelik... üselik sulu gözlü olduğunu bildiğim için elimden geliği kadar yumuşak davrandığım Nell'i, despot ve keskin hatları olduğu için kelimelerimi dikkatle seçtiğim Nell'i bu kadar sindirdiysem hayatımı tümüyle yanlış değerlendirmişim zira herkes bu konuda yakınabilri ama en dikkatli olduğum Nell yakınıyosa dierlerine kolay gelsin.. ben kötü acımasız yargılayıcı hıyarın biriyim afedersiniz.....

neyse işin özü, kafama takılan şudur......... düşersem orda olacakmısın...

4 Haziran 2011 Cumartesi

Günlük 18


17 Aralık 2011 Pazar 15.23


Daha önce pek çok kez yazmaya yeltendiğim ve son anda yazmaya üşendiğim kısmı artık yazsam iyi olur diye düşündüm. Özellikle şu sıralarda ki olayların gelişim süreci düşünülürse. Tam zamanıymış gibi duruyo. Herşey o denli hızlandı ki hayatımda bu aralar, durup bi müddet geçmişe bakmamda sakıca yoktur sanırım…

Olanları kızlara anlattığımda suratıma öyle bön baktılar ki uzun zamandır kafam da oturmayan herşeyi yerine çaktılar resmen.

Dün akşam 4’ümüz beraber dışarı çıktık. Netri bi ajansa baş vurmuş 2. Gelişi bunun içinmiş. Bizide ilk işini kutlamak için çağırmış. Tabii biz bunları yemekte öğrendik. Tabii celli isyan etti. Hepimizin manyak olduğunu birimizinde adam akıllı bişi söylemediğini söyledi. Netri ve mikuda bunu tamamen intikam amaçlı yaptıklarını söylediler. Ve doğal olarak konu bana geldi. Ben tam gene savunma moduma girecekken celli;
“Hiç senin kendini savunma adına bizi karalamalarını kendini haklı çıkarma çabalarını dinleyemicem. Ama esas kafama takılan noktayı anlatabilirsin. Sho ile ilk kez dışarı çıktıktan sonra aranıza kazama girene kadar geçen bir zaman karanlıkta bize o kısmı anlat. Belki ilk kez dürüstçe neden bize anlatmadığını da anlatırsın”

Bu cümle dizisi resmen kafama taş atılmış etkisi yarattı. Tam kendimi savunmak adına derin bir nefes almıştım ki en iyisinin celli’nin dediği gibi en başından almak olduğunu düşündüm.
.
.
.
Ocak sonu gibi Japonyaya geldim. İnternet aracılığıyla gönderdiğim CVmin kabu görmesi olasılık dışı gelmişti bana. Gelir gelmez kanalın ayarladığı eve yerleştim temel ihtiyaçları içinde olan şu andaki evimden biraz daha büyük (yatak odası vardı) bi evdi. Kanal sadece evi tutmuş ve kirasını maaşıma eklemişti okadar.

Bu kısımdan sonra Sho ile nasıl tanıştığımı daha önce anlatmıştım. Ama özetle ben arashi den imza almak için gittiğim de tanışmıştık sonra koridorda rastlaşmıştık sho telefon numaramı almış ve benimle bir kafede buluştu… işte burdan sonrası bu günlüğe başladığım ilk noktaya kadar eksik.
O zaman devam ediyorum…

Burda yazıcaklarımın çoğu kızlara anlatırken hatırladıklarım, arada onların sorularına göre birkaç ayrıntı daha hatırladım ve sonrasında eve geldiğimde de başka şeyler hatırlamaya başladım muhtemelen yazarken dahasını da hatırlarım. ama genel olarak net bişi hatırlamıyorum bu nedenle başta olduğunu düşündüğüm bir durum çok daha sonrada olmuş olabilir.

Gerçekten bunu itiraf etmek istemezdim ama bu günlüğe başlayana kadar yaşadığım hiçbir his ya da olay üzerine fikir yürütmedim. 6 ay boyunca insan nasıl düşünmez diyebilirsiniz ki haklısınız. Bende bilmiyorum. Ama gene üzerinde düşünüceksek ben çocukluğuma dair de pek bi halt hatırlamam (çocukluktan kastım ilk 15 sene) algılarımı kapatıp bazı şeyleri ayrıştırma konusunda oldukça iyiyim.

Mesela çocukluğumla ilgili özellikle 6-9 yaş arasındaki dönemle ilgili birbirine hiçbir şekilde bağlayamadığım 3 ayrı anısal alanım var. 1 okul anılarım ki oldukça silik bir o kadarda yıpratıcıdır benim için. 2.si  bale anılarım 2 sene gittim ama bölük pörçük bi kaç görüntü var onlarında hiç birini okul anılarımla birleştiremedimdi. 3.sü ise ev hayatımdan aptal ayrıntılar. Bunları sanki 3 farklı kişinin anıları gibi hatırlarım. 3’ününde sosyal satatüleri ayrıdır birleşmez.

Neyse konudan daha fazla kopmadan geri dönüyorum.
 O gün kafede ki buluşmamız benim ummadığım kadar sıradandı. Hava kararmaya yaklaştığı sırada Sho yemek yemeyi teklif etti, bende kabul ettim.  yemekten sonra bişiler içtiğimizi biliyorum. sanırım yemek yediğimiz yerde içmedik .

 Akşam geç saatte (muhtemelen gece 1 gibi falan olmalı) sho beni evime bıraktı beni daire kapısına getirdi. Bu noktada ben direk eve girmeye hazırlanıp kapıya yöneldiğimde kafamda şimşekler çaktı. Sanki sırtımdan biri “geri zekalı” diye bağırıyodu.” Ya şimdi, ya hiç! Sho’nun elinden uçmasına izin verebilecek kadar ahmak olamazsın.  utanmak için başka bi zamanı seç şimdi gereksiz utançların ve uzun uzun düşünmelerin zamanı değil!! bir kez olsun düşünme yap!”

Hızla arkamı döndüğümde Sho tam arkamda duruyodu.(hayır onları söyleyen iç sesimdi, sho değil) suratında şu anda o geceye dair hatırladığım en net görüntü vardı. Yüz yılın en seksi sırıtışı. Yutkundum. Derin bi nefes alıp konuşmaya çalıştım fakat tüm japonca ve ingilizce kelimeler gemiyi terk etmişti. Elimde kalan tek dil türkçeydi. Neyseki kahve 3 dildede anlaşılır bi kelime. Sho  gittikçe bana yaklaşıyodu evin kapısına resmi anlamda yapışmış bir haldeydim ama kilidi çoktan açmıştım. Bildiğin istemsizce hatta refleksle kendimi geriye kaçırıp kapıyı açtım ve cikleyerek “kahve!”dedim. ondan sonra sho’nun içeri girdiğini ve kapıyı kapadığını net hatırlıyorum. Sonra belimde sol tarafımda parmaklarını hissetttim. Bunu net hatırlıyorum çünkü belimin o bölgesine ben bile dokunamam acaip hassastır. Bi keresinde göğüs ultrasonumu çeken doktorun suratına doğru kahkaha atmıştım. Hmm
neyse parmaklarını hissettim ve bildiğin havai fişekleri gördüm. gözümün önünde çakıyolardı. Boynumda nefesini hissetiğimdeyse delicesine ağlamak istedim kalbim yerinden çıkıcak gibiydi.

Sıradan bi fangirl reaksiyonundan biraz daha farklı bi durum var burda bunu belirtmeden geçemiycem. Sho bu aşamaya geçen ilk erkek (o da neyse bundan önce  kadınlar vardı sanki. kalıp cümleler beni siz yaktınız) yani bu yaşadıklarımı yarı yarıya bölüştürmek istiyorum. Bu kontrolsüz heycanın tek sorumlusu Sho değildir. Yeni başlayanlar için bi klavuz olmadığından o noktada donup kaldım. Evet işte Sho faktörü burda devreye girdi.

sonuç olarak, bazı “araştırmalar”, “gözlemler” sonucu edindiğim ve “iç dünyamda” renklendirdiğim ve en nihayetinde o anda tanıştığım eylemsellik süreci benim için tam bir fiyaskoydu. Bildiğin budakları bile temizlenmemiş bir kütük gibiydim. Eylemle ilgili hatırladığım tek ince ayrıntı Sho’nun bu  yoldaki ilk girişimim olduğunu ilk fark ettiği anda suratıma bakıp “kaç yaşındasın sen diyişiydi” fakat ses öyle derinlerden geliyodu ki… zarzor hatırladığım japoncayla “26 yaşındayım ve türküm” diyebildim. İşe girdiğimden beri en iyi ezberlediğim cümle buydu. Ayrıca hiçbir zaman bu denli anlamlı olmadıydı. Türküm işte ne beklion malzeme bu ki güya ben en umursamayan kesimdenim….

Kendime geldiğimde (yani kalp atışlarım falan düzeldiğinde ve artık sesleri duyabildiğimde) shonun yanımda yattığını ve bana baktığını fark ettim. Surat ifadesini bilmiyorum ama şu insanın zihnini sökercesine hoş kısık sesiyle “iyimisn diye sordu” japoncam hala geri gelmemişti. Söyleye bileceğim bi kaç kalıp cümle vardı ama hiç biri duruma uygun değildi. (burayı imzalarmısınız gibi laflardı bular) bende ‘iyiyim manasında’ kafa salladım.(evrenselliğin gözünü seviim)
Bi kaç dakika sonra toparlaya bildiğim kadar kelimeyle
“tek bir şey isteyebilirmiyim?” Dedim hala kazık gibi durmaktaydım sonra derin bir nefes verip buna doğru döndüm ama suratına bakmadım. Bildiğin yatakta büzüşmüştüm.
“lütfen gitmeden önce bana haber ver. Bunun gerçekten olduğunu hayal görmediğimi bilmek istiyorum. Bide tek bişi daha,  beni yolda gördüğünde beni hiç tanımamışsın gibi davranma. Tek isteğim bu.”

Hiç bişi söylemedi ya da söylediysede hatırlamıyorum (bu kadarını bile iyi hatırladım, yazarken çıkıyo,  yoksa kızlara bu denli ayrıntılı anlatmadıydım)sadece saçlarımda nefesini hissettim ama bana dokunmuyordu. Dokunsa bilirim çünkü dokunduğu her nokta bildiğin ruhumu acıtıyodu.

Sabah hafifçe beni uyandırdı. sırıttı ve işe geç kalmama mı tembihledi. Emin olamasamda muhtemelen salak salak suratına bakmışımdır. Daha naapcam.

O gün işte kimlerle konuştum, işe nasıl gittim, nasıl eve geldim hiç bi fikrim yok. Fakat o akşam Sho geldi. Ertesi akşam ve ertesi akşamda. Hiç konuşmadık. Ne ben bişi sordum ne o, ne ben tek kelime ettim nede o. 1-1buçuk hafta sonra artık kazıkta kesmiyodum hatta atağa geçtiğimde oluyodu. Sho arasıra eve gelmiyordu. bense kendimden beklemediğim bir metanetle durumu kabullenmiştim. Aslında çoğunlukla durumum üzerine düşünmüyodum. Sho geldiğinde benimleydi bu da benim için yeterliydi hatta istediğimden çok daha fazlasıydı benim için.

6 hafta sonra bi gün gece saat 3 gibi kapı çaldı. Ben Sho akşam 10’a kadar gelmezse beklememeyi adet edinmiştim.  üstelik ertesi gün hafta sonuydu ve benim gelmesine dair bi umudum yoktu. Gece uykumdan zil sesiyle uyanınca bi tuaf oldum. önce bi korktum açıkçası 2-3 arkadaşımsım vardı, ama bu saatte birinin kapımı çalması imkansızdı. Tırsar vaziyette kapıya gittim göz deliğinden dışarı baktım gelen Sho’ydu.

Kapıyı açtım bildiğin sarhoştu. deli gibi gülesim geldi. içeri aldım. Yatağın ayak ucuna oturdu. eve gitmek istemediğini söyledi. Sesimi çıkarmadım. Çantamda uzun zamandır taşıdığım yedek anahtarımın ucuna bulduğum kırmızı ince bir kurdeleyi tuturup buna verdim. (net hatılıyorum çünkü hala o kırmızı kurdeleyi anahtarlığına bağlıyor.) bana baktı sırıttı “uykunu kaçırmadıysam uyuyalım mı?” dedi. O anda uzun uzun ‘benim uykum okadar kolay kaçmaz cicim’ muhabbeti yapasım yoktu. Beraber uyuduk.sadece uyuduk  bu ‘biz’  tarihimiz de bir ilktir. Önemli yani.

Sabah uyandığımda gitmişti. Yastığının üzrerinde “dün geceden sonra tekrar rahatız etmemek için uyandırmadım. Günaydın!” yazan bir not vardı. Hala saklıyorum o notu. Çözmem 2 günümü almıştı. O sıralar okuma, yazma (japonca tabii ki)bilmediğimi daha söylememiştim beyfendiye.

O günün akşamı eve kapıyı açıp girdi. eli kolu doluydu. ben ona şaşkın şaşkın bakarken mutfağa girip elindekileri dolaba yerleştirdi. Sonrada yanıma gelip yemek yapıp yapamadığımı sordu. Bende yapabildiğimi ama yemekleri kendime göre yorumladığımı anlattım. Sonuçta ikimizin ortak kararı ve benim bi parça suflörleştirmemle oyakodon (tavuk ve yumurtayla yapılıp pirinç üzerine konup yenen enfes yemek) yaptık. Saatlerce sohbet ettik. Benim geldiğimden beri yaptıklarım ve onun anıları.(bilmedikleriniz duymadıklarınız. Da dan dan da dan. ^.- ) uykunun ağırlığına dayanamdığımız sıralarda gün ağarmıştı. Erktesi gün işimiz yoktu uyuduk. Öyle mutluydum ki biriyle böyle sohbet etmeyeli  aylar olmuştu. (japonya’ya geldiğimden beri ilk dostça sohbetim)

Bu noktadan sonra, kazamayla  karşılaşmamdan 1 hafta öncesine kadar durmumuzda pek bi değişim olmadı. Sıklıka sohbet ediyoduk ama hiçbirinin temel konusu ‘biz’ değildi. O kendini anlatıyodu ben kendimi anlatıyodum. Ülkesel farklılıklardan konuşuyoduk. olmadı film falan izliyoduk.

Temmuz sonunda bi gün gaza gelip Sho’ya bento hazırladım. O kadar hoş bi tepki verdi ki bende ertesi gün gen hazırladım. O gün çekim için FTV deydiler. Ben yemekten dönerken Sho’yla karşılaştım. Odanın dışında kuytu bir köşede kucağında bento  yemekteydi. O anda fark ettim bentoyu açıklaması çokta kolay olmayacaktı. Annem yaptı dese oda bi acayip. Çok üzüldüm yanına gittim. (6 ayda ilkk kez televizyon binasında onu tanıdığımı belirten bir harekette bulundum. Yanına gittim sırıtıştık iki lafladık. O sırada arkamda o belirdi. Kazama. Gayet sakin ve anlayışlı karşıladı “ah sho neden söylemedin” “bak bilseydim” gibi bıd bıdı bişiler dedi. Fakat ikimizde huzursuz olmuştuk. Buna rağmen bunun hakkında tek kelime bile etmedik.

O Cuma sho eve gelmedi. Cumartesi sabahı bir zil sesiyle uyandım. Gelen kazamaydı. Hayatım boyunca bu kadar hakareti bir arada hiç duymadım. İngilizce konuşuyo hırsını alamdığında japonca devam ediyodu. Bir tek kelime bile edemedim. Kendimden nefret ettim. Bana yüklediği anlamdan herkesin bana yüleyebileceği anlamlara kadar, resmi anlamda ağzına geleni söyledi.

Pembe ve sorgusuz yarattığım evreni başıma yıktı.

Sanırım kızlarada bu nedenle anlatmadım.  Gerçekçi bir düzleme oturtursam sorgulamaya başlamaktan korktum. o anın tadını kaçırmaktan öyle korktum ki Sho’yu sahiplenemedim bile. Hani sokakata beslediğiniz kediler vardır eve gelirler arada ama kafalarına esince giderler, sizde bilirsiniz acıkınca gelicek. Sonuçta bi kedidir o, hiçbişi soramazsınız. her geldiğinde başını okşayıp beslersiniz onu. Üzerinde düşünmezsiniz bile. İşte Sho da benim kedimdi. Onun gidebileceğini öyle net biliyodum ki onu sahiplenmek bana ürkütücü geliyodu.

İşte kazama o gün bu sebepten oluşan ve benim itinayla saklayıp yok saydığım bütün korkularımı tek tek dışarı çıkarttı ve onlarla oynadı, dalga geçti aşşağıladı ayakları altına alıp çiğnedi. Söylediği hiçbir kelimeyi hatırlamıyorum ama onu dinlerken göz yaşlarımdan onu göremediğimi biliyorum. Japonyada kalmak için bulduğum en muhteşem sebebi benden zorla söküp alıyodu ve daha kötüsü bunda haklı olduğunu düşünüyodum. Zaten Sho ile bi ilişkim hiç olmamıştı. Olamazdı da. Beni böyle parçaladıktan sonra gitti. Bütün hafta sonu ağladım. Sho gelmedi.

Salı akşamı eve geldi yüzünde dev bir gülücükle. Elinde ki bietleri bana doğru sallayıp haber yapmak için New York’a gittiğini, beraber gidelim diye herşeyi ayarladığını büyük bir neşeyle anlattı. Konuşması bittiğinde onay almak için suratıma baktı. Bütün neşesi söndü ne olduğunu sordu. Kazamanın ziyaretini anlattım. Tartışma kaldıramazdım. Kazamanın haklı olduğunu zaten bunun gidebileceği başka bir yol olmadığını söyledim. Bütün neşesi kaçmış bi şekilde “ama gende benimle New York’a gel. son olarak bana bunu yap olurmu?” dedi. Kabul ettim.

Gitmeden yeni dairemi buldum yeni telefon hattı aldım, bana ulaşabileceği bütün her yolu tıkadım ve ona ulaşmamak için her numarasını her adresini sildim.  Dönüş biletimi ona söylemeden kendim aldım. Şimdi düşününce bunu nasıl yaptığımı kesinlikle bilmiyorum. Nasıl bir ruh haliydi nasıl bi inanmaydı nasıl bir kendini bile hiçe saymaktı hiçbir fikrim yok. Ama yaptım. O kadar.

Aslında belki bi bakıma iyi bile olduğu söylenebilir.  Eğer o süreci yaşamasam asla Sho ile yaşadığımın bir ilişki olduğunu algılyamayacaktım sanırım. ya da Netri Miku ve Celli bi anda can yoldaşım olarak Japonya’ya transfer olmayacaktı.

New York a gittiğimizde beni bi eve götürdü bir haftalık kiralamış. Enteresan geldiydi. Herhalde tanıyan birine rastlamaktan korkmuş olmalı. Böle hoş ama kenar köşe bir yerdeydi ev. Acaip bi yerdi kendimi acaip mutsuz ve kederli hissediyodum. Üstelik 3günlük bi geziydi ve Sho çoğunu iş için dışarda geçiriyodu. Akşam geldiğinde dışarı çıkmak istiyodu ama ben kesinlikle buna karşıydım. Onunla  geçirdiğim son dakikaları sokakta tüketmektense yatakta kullanmayı tercih ediodum. ne var yani. Amerika sonuçta. bi ara gider görürüm noolcak.

Son gün akşam dönücektik ama ben biletimi sabaha almıştım. sabah uyandım oldukça sesiz bir şekilde hazırlandım. ben tam çıkarken Sho uyandı. Anlamak istercesine bana bakıyodu. Ama nedensiz bir karalılık bir melodram aşkı vardı içimde. Aslında kızlara söylememle aynı nedenden dolayı gitmekte kararlıydım. Kazama’nın karıştırıp darma duman ettiği beynimde tek bir düşünce vardı. Gitmelisin.

Gitmeliydim. Durmam ona zarar verecekti. Benim hayatım boyunca sahip olduğum en muhteşem şey korkunç (!?!) sonuçlar doğuracaktı. Eğer gidersem dünya kurtulucaktı ben çok fedakar ve muhteşemdim. Dünya kızlarına büyük bir cömertlikle Sho’yu bırakmıştım (!?!?)

Bunu okuyan şahsı muhterem (okadar yazıyom elbet bi gün birisi okuycak) suratından o dalga geçen sırıtmayı sil! biliyorum sende haytın merkezi olduğuna sıklıkla inandın. Bütün her şey senin başına geliomuş gibi hissettin. Bir çocuğun başını okşadığında onun dünyasını aydıntlattığını düşündün. Bir sokak kedisinin başını okşadığında onu mutlu ettiğini düşünüp bundan huzur buldun. İşlerin yokuş aşşağı gittiği her durumda bunu yaşayan tek senmişsin gibi davrandın. Şimdi beni eleştirmeyi kes. ayıp oluyo ama…

Bu arada mükemmel zamanlama diye buna denir sho geldi ihihih. Dur erkekimi karşılayım *salak bi sırıtışla koşarak uzaklaşan sımayli*

ja ne~~

Günlük 17


13 Aralık 2011 salı 19.30

Ocak başında İstanbula gidiyorum

Yanımda +9 kişilik bi bölükle.

komple arashi, netri, celli, miku ve bu aralar her yerden çıkan shun dan oluşuyo bölük…

Aslında bu benim Nell ve Tina ile çok önceden planladığım tatilim.

Ben  istanbula gidicem 1-2 hafta takılıcam, aile ziyaretleri falan. onlar o arada işlerinde olcaklar akşamları görüşcez. Sonrada onlar 2 hafta falan izin alcaklar beraber Tokyo'ya dönücez yani yaklaşık 1 ay kafadan beraber takılıcaz.

Fakat hiç ama hiç hesapta olmayan bi dizi gelişme sonucunda artık peşimde 9 kişilik küçük dev bir kadro mevcut. Ah tabii bunlara ek olarak 7 menajer, 4 kameraman, 1 yönetmen, 3 makyöz, 16 tanede stafta  var ekipte.

Evet bildiğiniz İstanbula gidiş kontrolden çıktı.

Herşey geçen hafta televizyon binasındayken oldu.

Ben sho ile kafeteryada bişiler yiyodum. Bunu oldukça uzaktan tanışan iki kibar insanın beraber öğle yemeği yemesi tadında yapıyoduk. O arada sabah beraber hazırladığımız bentoyu yiyoduk ama  o ayrı bi konu. Biz yerken sinirle Jun yanımıza geldi sandalyeyi çekip pis pis bana bakmaya başladı. Biraz dehşetle buna baktım ve;
“ne var be ne bakıyosun dik dik suratıma” dedim

Jun derin bi nefes aldı. Sandalyeye ters oturmuştu.
“senin şu arkadaşın varya..”

“hangisi..  nerdeyse tüm arkadaş kadrom burda da”

“miku”

“ha! tamam. Nooldu?”

“beni çıldırtıcak gerçekten çıldırmam an meselesi”

“iyi de niye onunla konuşmuyosun?”

“anlamıyo ki!!”

“nasıl anlamıyo”

“japonca anlamıyo”

“miku mu?”

“bak zaten sinirliyim asabmı bozma!!”

“yalın cümleler kurarsan anlar ya. hem bu kadar sıkıntı yaratıyosa tercüman dan yardım alsana”

“sorun o değil ki be!!”

“haa! ne ki?”

“sürekli ama sürekli eleştiriyo dayanamıyorum artık”

Bi an kendimi kaybetmişim öyle güldüm ki anlatamam. biraz kendime gelince jun’a pis pis sırıttım;
“bacak bacak üstüne atma, atıcaksanda öyle atma, kıvırtma kollarını indir saçını öyle toplama, ay sen ruj mu sürüyosun, dur ben shun la kaynaşiim daha iyi…”

Ben konuşurken jun hem sinirleniyo hemde gülesi geliodu belliydi. Sho ise kopmuştu karşımda.
“ee ne söylüyo biliyorum bana onu nasıl durdurucam onu söyle!!” dedi ve bentomda ki onigirilerden birini aldı.

Tam o sırada arkadan sıtma görmemiş bir ses, tüm kafeteryada yankılanan bir gümbürtüyle;
“SEN… SENİ ADİ KADIN!!”

Üçümüzde sese yöneldik. Nino saçı başı dağılmış bi biçimde yanımıza doğru hızla geliyodu.
“senin o arkadaşın var ya…. Ne demeye bütün arkadaşlarını başımıza topladın ki? Onları kontrol etmeyi öğrenmelisin!!!!!!”

Sho önce ki gülmesinin izlerini hala kaybetmemiş bi merakla sordu;
“nooldu ki?”

“senin bu…”bi an durakladı yutkundu.  muhtemelen azından kaçmaması gereken kelimeyi yuttu ve devam etti  “…arkadaşın varya hani onun ülkesinden ihrac ettiği şu uzun,”  burda sesi iyice kısılmış ve yanpiri bi gülüşle “hoş” sonra sesi gene yükseltip “ve sinir bozucu arkadaşı var ya hani… ben onu döverim!!”

Nino’ya baktım;
“ne yaptı ki?”

“tam 4 kez ‘sana bi oyun vercem ama önce bi yemek yiyelim’ bahanesiyle kandırıp yemek faturasını bana kilitledi!!!”

Ve 3 ümüz koptuk…
Nino gülmesine engel olmaya çalışarak;
“ortada komik bi durum yok gülmesenize be!!”

Biz kıkırdaşırken bi anda Nino’nun arkasından doğru Ohno çıktı ortaya. Direk masaya yöneldi hiç birimize bakmadan direk bentolara bakıyodu. Sonra benim önümdekinde sabitlendi. kafasını kaldırıp suratıma baktı. Soru sorar bir ifadeyle;
“onigiri?”

“buyur, buyur”
Bi anda çocuk gibi bi gülümsemeyle 2. Onigirimide o aldı
Nino yan gözle son kalan 2 onigirime baktı sora Sho’nun hala yemediği 4 onigiriye. hiçbir kelime etmeden Sho’nun onigirilerinden birini aldı. Sho elinden oyuncağı alımış çocuk gibi Nino’nun suratına bakıyodu. Nino kayıtsız ve ukala bi ifadeyle onigiriden bi ısırık aldı. Bi yandan ağzında onigiriyi gevelerken öbür taraftan Sho’ya doğru
“itadakimasu” dedi

Tam o sırada Ohno suratıma baktı tekrar “oi!”

“noooolduuu?” bu benden çıkan ‘noooldu’,‘gene kim naaptı’ havasında bi ‘noooldu’ydu 

“senin şu arkadaş hani turuncu olan…. Benden yoko’nun numarasını istedi… bende verdim… ama iyi mi yaptım bilemedim? Ters bişi yapmaz dimi?”

“eh! Hadi ya! eaheah ehm! Ee iyiymiş.. yok herhalde yapmaz yani aslında celli bu bilemedim ama yoko bunun için sana kızmaz ya. endişelenme sen. kızarsada yolla bana döverim ben onu.”

Ohno dışındaki diğer 3’ü kıkırdadılar. Ohno'ysa yemeğine (yemeğime) geri dönmüştü. tam o sırada aceleci admılarla miku yanımızda bitti. elleri belinde jun’a bakarak;
“nereye kayboldun sen? 2 dakkaya geliyorum diyip bi gittin gidiş o gidiş. ağaç olduk aşşağıda”

Jun bana baktı derin bi nefes verdi;
“niye Shun canını sıktı dimi. her yaptığına laf edebileceğin türde bi adam değil?”

Miku buna şöyle bi yanpiri baktı sonra bana  baktı
“ben gün geçtikçe daha çok seviyorum bu adamı naapcaz?” dedi türkçe

“o zaman rahat bırak garibi. içi şişmiş len çocuğun”dedim türkçe

Masanın geri kalan 4’ü anlamaya çalışarak bize baktı bizde sırıttık. Tam o sırada arkamdan bi el bentoma uzanıp son 2 onigirimden birini aldı ve;
“evet çok sıkma kızım adamı. yazık oda bi insan sonuçta” dedi japonca. konuşan Netriydi.

“sen hiç konuşma Nino’ya tam 4 yemeklik oyun borçluymuşsun”

Netri gözlerini kıstı suratıda pis bi ifadeyle sırıtarak ve Nino’ya doğru bağırarak;
“CİMRİİİİİİİİİ! İSPİYONCUUUUU! PİSLİİİİİKKK!”dedi

O sırada miku benim bento ya odaklanmıştı. Gözlerini şaşılaştırıp;
“onigiri, suf onigirisi, tuzlu dimi bu, bide bol mazemeli dimiğğğ?”

Ben biraz son onigirimide kaybetçek olmanın hüznüyle;
“evet” dedim “al hadi al”

O sırada Sho kendi bentosunu uzattı;
“lütfen burdan al” dedi

Miku sırıtarak; “shooo saooll “ dedi. Onigiriyi alıp bana baktıi bıyık altından “bunuda sen yaptın dimi?” diye sordu. Bende şebek şebek sho’ya bakarak “hai!” dedim. Sho daha bentoyu yerine koymadan bir el uzanıp bi onigiri aldı. Bi yandan da bağırarak konuşuyodu bu elin sahibi olan Aiba;
“vuaaa herkes burdaymış onigiri partisimi var.”

Sho bentosunu iyice önüne çekip koyarken aibaya baktı  ters ters ve;
 “yoktu aslında” dedi.

O sırada Shun geldi yanında da Celli. İkisi aynı anda;
“aa ne yiyoruz?” dedi kimse bunlara cevap vermiyo herkes kendi arasında konuşuyodu.tek Ohno onlara eşlik etmiyordu. o daha çok bentomun kalanını bitirmeye odaklanmıştı.

Sho ile birbirimize baktık derin bir nefes verip son kalan onigirileri bunlara uzattık. İkisde kocaman gülümsemelerle bunları kabul ettiler. Ortamda herkes bişiler söylüyodu. içicek bişiler aldılar içildi falan. Sonra bi anda geldikleri hızla hepsi masanın etrafından kayboldu.

Sho ve ben yağmalanmış masamıza kederle baktık. sonra aynı kederle  birbirimize baktık;
“gochisousama deshita” (bildiğin afiyet olsun)

Sho derin bi nefes verdi kaplarını topladı. Sonra kalkmadan bana baktı;
“sen bişi söyliycektin?”

“ha şey ben 3 hafta kadar İstanbula gitcem de yılbaşından sonra. Onu söyliycektim.”

“ha! Umh tamam. Sorun değil… şu büyük tatil planı öylemi?”

“evet”

“kışın ortasında çok anlamlı olmamış ama neyse”

“olsun yazın gene giderim iş mi?

“ohh gez tabi”

“diyene bak lan işin gezmek zaten”

İkimizde kıkırdaşıp işlerimizin başına döndük

Fakat ne olduysa işte o arada oldu

Biz yemek yemeye debelenirken Takuma-san yan masada bi kaç yapımcıyla oturmaktaymış. Bizim şamataya bi süre sonra kayıtsız kalammışlar. Baya bi eylenmişler.

Tabii o arada benim kaçırdığım daha neler oldu kim bilir okadar çok konuşuluyodu ki takip bile edemdim di o ara.

Bunlar bize gülerken Takuma-san da bizim Türk olduğumuzu falan anlatmış. kendine göre bazı “küçük” ayrıntıları atlamış. bu yapımcılardan biri de demiş ki “İstanbula bu ekibin gittiğini düşünsenize ne eylenceli olurdu”. Arashi ekibi, jun’un dizi ekibiyle ve başrol kızının arkadaşlarıyla istanbulda.  O sırada konu ilerlemiş ve durum yukarda yazdığım  hali almış. şimdi bu zımbırtı için bi koştumaca başladı. Fotoraf çekimleri falan olcakmış.bide olayla ilgili basılı kısım direk benim kontrolüme verilcekmiş kabuslardayım.

Bir tatil itinayla nasıl mahvedilir örneğini veriyoruz.

 Mikuların dizi şubat ortasında gösterime giricek.ilk 5 bölümün çekimler tamamlansın diye hızlandılar. Hepimizde bi telaş bi hız. Oysa ben sadece tatil yapıcaktım. Hay bide üstelik. Bütün bu saçmalığı Nell ve Tina ye anlatmak var. Of ki ne of

Ah bide bütün bunlar yetmiyomuş gibi Sho’ya söz verdim noel de ailesiyle olucaz. “Bir türk ve 5 japon neden noel kutlar?” adlı soru yu Sho'ya yöneltmek istiyorum ama dinleyesim yok. ondan yutmayı seçiyorum -_-

İçim daraldı

1 Haziran 2011 Çarşamba

Bir isteğim olacaktı

Burayı takip eden 4 kişi ve ara sıra uğradığını düşündüğüm 2-3 kişi  (eğer es kaza yoludüşüp ne dio bu kız diyip sonrada sevabına yardım etmek isterseniz onada kapım açık ^^) sizlerden bir isteğim olacak. belki çok manalı gelmeye bilir ama gerçekten tam şu anda en uygun an o nedenle (hemen sıkılıp gitmeyein ya bi sözümü bitireyim önce ^^)  alttaki  alıntı yı bir okuyun önce

"Dizi Yayınlatmayı Deneyelim 
Türkiye'de çok sonradan başlamasına rağmen Kore severlik, Japon severliğin önüne geçti.Kore'nin sevilmesin sorun değil.Ama Kore severler neredeyse Koreli grup getirtecek Türkiye'ye, bizde çıt yok.

Kore'nin daha çok sevilmesinin ilk sebebinin Türklerin uzun duygusal sahneleri sevmesi olduğunu düşünüyorum. Japonlar genelde sürünen aşk hikayeleri gibi şeyler yapmıyor(ben de duyguları süründürmemelerini seviyorum)

İkincisi kesinlikle hiç J-drama yayınlanmamış olması.J-drama Türklere daha az hitap ediyor olsa da muhakkak bi kitlesi olacaktır.Yeterki bir kez seyretsinler J-drama.

Önce TRT'ye gidip konuşmayı düşündüm.Ablam "işin mi yok", "manyak mısın" gibi laflar etti.Sonra da "mail at" dedi.Ablam bi ara TRT'de çalışmıştı.Doğrusu bi an sırf dizi yayınlatmak için Trt'de işe girmeyi istedim.Neyse... mail atabiliriz.Ciddiyetle ve büyük anlamlar yükleyerek J-drama yayınlanmasını istersek belki sonuç alabiliriz.Mail sonuç vermezse iş adamı ciddiyetiyle TRT'ye bu konuyu görüşmeye gidebilirim.Öncesinde atılan mailler, o görüşme sırasında olumlu etki yapar diye düşünüyorum.

Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Kanalların İletişim Adresleri:

TRT: aktifhat@trt.net.tr
Kanal D: izleyicitemsilcisi@kanald.com.tr
Star TV: bizeyazin@startv.com.tr / izleyicitemsilcisi@startv.com.tr
CNBC-E: izleyici@cnbce.com"
 
demiş japan-fans'ta ki arkadaşım. söylediklerine katılmaktayım. herkes burun kıvırsada aslında gayet umut veren insana çalışma yaşama enerjisi veren  yapımlar J-dramalar. bizim arabesk ruhumuza hitap etmiyo belki ama genede izlemeden anlayamazsınız ^^.
işte benim ricam da üstteki alıntıyla aynı eğer üşenmezseniz eliniz değmişken en azından TRT'ye bir mail atabilirmisiniz ^^
söz veriyorum size dizi tanıtımı bile yaparım. (hem ben BigBang buraya gelsin konserine gideyim de istiyorum. hadi be hacı be noolur be....
daha fazla yağ çekemem idare ediverin bununla ^^