13 Şubat 2011 Pazar

Günlük 9


21 ekim  2011 Cuma 23.42

Sabah uzun zamandır ilk kez Sho’yla aynı saatte evden çıktım. Hatta yolu üzerinde olduğu için beni işe bile bıraktı. Japon toplu taşıma sistemlerinden birini kullanmadığım için ultra huzurlu bir biçimde odama girdim.

Bir önceki gece “HeyHeyHey” (bi çeşit müüzik programı) için gerekli 30 parça çizimi (ki hiçbiriaslında benim sayılmaz hepsi diğer illustatöelerin yaptıkları fakat ben boyma falan gibi angaryalardan sorumluyum ama genede güzel ^^)  tamamlamam gerektiği için götü, başı ve mekanı tarumar ettmiştim. Odadan fil sürüsü geçmiş gibiydi. Bende ortalığı toplamaya koyuldum. tam işin en sevdiğim “boya kalemlerini tür ve renklerine göre sıralamaca” kısmına geldiğim sırada odamın kapısı çalındı.

Deli gibi ürktüm.sonuçta benim odamın kapısı çalınmaz odama bi Yamada-san girer. o da kapıyı vurmaz, tüm Japon aceleciliğiyle içeri dalar, bana günlük işlerimi yağdırır ve gider.

Merakla kapıya dönüp “Hai!” dedim.  Kapı açıldığında içeri sekreter hatun girdi. oldukça meraklandım suratına soru soran bir bakış attım. Onun da kafası karışmış gibi bir hali vardı sesiz ve birazda ürkmüş bir halde;

 “seni bir kadın soruyo. Aceleci ve tuaf bi tip, odana göndereyim mi?”

“eh! Kim miş söyledimi?”

“sordum. ama bişi söylemedi sadece seni görecekmiş.”

“tamam gelsin ozaman. ama beni burda unutma” dedim ağlamaklı bi sesle

Sırıttı
“korkma bölmenden gelen sesler rahatlıkla duyuluyo”

Bu noktada ben çalıştığım mekana “oda” diyorum. ama evet kendisi bi çeşit “bölme” alçak tavanlı  biyer ofis katı. Ortamı  duvarlarla iyice basıklaştırmak yerine, kalın suntalarla bölüm bölüm ayırmışlar. yani tipik bi ofis. benim bulunduğum kısmın tek farkıysa benim gibi ebleh illustrasyonlar yapanların bölmelerinde kapı var. çünkü hepimiz iş yetiştirirken delicesine ortalığı dağıtıyoruz. Birkaç kez iş arkadaşlarımın yanında “bölme”me  “oda” deme gafletinde bulunmuştum.  Bu Japon kitleside beni düzeltmeyi deli gibi sevdiğinden bulunduğum mekanın “bölme” olduğunu sürekli vurguluyorlar.

Neyse laf sokucu ürkmüş sekreter hatun gitti. çok kısabir süre sonra odanın(bölmenin -_-) kapısında bi karaltı belirdi. Siyah, zarif, yüksek topuklu bir ayakkabıyla siyah, dar bir pantolun arasından incecik siyah çoraplı ayakları rahatlıkla seçiliyordu doğrusu gerçekten şık bi üçlüydü. yavaşça kafamı yukarı kaldırdığımda beline tam oturan  siyah tüniğinin fırfırlı duran eteklerine ve belindeki, ayakkabısına uyan koca kemere gözüm çarptı. Tüniğin yakası yayvandı ve olduça dökümlü bir dekolteye sahipti. Boynunda ucunda parlak siyah bir taş olan ince ve kısa bir zincir vardı. Tüniğin üzerineyse belinin yukarısında kalan siyah peluş bir yelek giymişti.

Gözlerinde siyah metal çerçeveli rayban tipi simsiyah camlı bir güneş gözlüğü vardı. Nerdeyse bayaz diyebileceğim açıklıktaki teni, üzerindeki yoğun siyahlığı iyice vurguluyordu. Karşımda tek bacağına verdiği ağırlığıyla ince ve zarif olduğunun altını çizen oldukça feminen bir hatun vardı. Vücudandaki tek renkli bölge bildiğin havuç turuncusu parlak saçlarıydı. taze kesilmiş, fönlü, kısa ve küttü saçları. Ve kahkülleri gözlüğünün çeçevesine değiyordu.

Bi anda kendi üstüme baktım. kıçımdan düşen bir kot. Ve “V” yakalı mor tişörtüm vardı üzerimde. saçlarımı sabah kalktığımda toplamıştım. sonra düzeltmemiştim bile. Bi an omuzlarım çöktü doğrusu. Hatun resmen görüntüsüyle beni eziyordu.

Ben baştan aşşağıya süzme işlemini bitirdikten sonra birer karadelikmiş gibi duran ve arkasında bir göz olduğunu umduğum gözlüklere doğru “kimisin ki sen” tür bir bakış attım. O bakışı attığım iki saniyede de içimden kurgu yapmaya başladım

1 bu hatun sho’nun eskilerden biri ve bi şekilde(misal Aiba şekli) kulağına gitti buda bana “bik”lemeye geldi
2 maksat entrika olsun diye bunu menajer gönderdi
3 bu hem ünlü hemde Sho hayranı bi tip azıma sıçaya geldi (muhtemel Aiba gene bişiler söyledi)
4 daha da kötüsü Kanjani giller artı Aiba çenesini tutamadı, olay yayıldı, hatun haber yakalamak isteyen bi gazeteci. ben sıçtım.
5 bu, çizimini yaptığım ünlü ablalardan biri. onu öyle kötü çizdimki azıma sıççak!! (niyeyse bu da en son aklıma geldi)
6 bu, çizimini yaptığım ünlü ablalardan biri. onu öyle iyi çizdimki bana teşekkür edicek !?! (en saçmasıda bu yannız. Zira çizdiğim en çok 3-4 kişi var onlarda… eh bu diil yani)

Ben bu düşünceleri kafamda kurgularkan hatun oldukça havalı bir şekilde koca yüzüklü sol eliyle gözlüğünü çıkardı ve ellerini önünde kavuşturdu. Ben suratına bakmaya devam ediyordum. ama kafamdaki düşüncelerin etkisiyle öyle dikkatli falan bakmıyordum. Yani bildiğin boş bakıyodum. Bi anda konuşmaya başladı.

“bare içeri davet etseydin.”

Ben aynı mal bakışla;

“ah buyrun” dedim ama ortamda bi terslik var hissi içimi rahatsız etmeye başladı .

hatun koltuğa otururken Yamada-san odaya daldı. Elinde gene bi tomar yapılacak listesiyle. Odayı toplamayı daha bitirmediğim için bi kederlendim. bide üstelik gizemli şık misafirim vardı. Yamada-san odadaki hatunu görünce bi duraksadı sonra pek nadir gördüğüm o irite edici sırıtışıyla bana baktı;

“ ah arkadaşın var demek. neyse ozaman bunları sana vereyim” diyip elinde duran 2-3 kağıdı bana verdi. Sonra gene o sırıtmayla;

“ülkende senin dışındaki bütün kızlar güzel galiba” dedi ve odadan çıktı.

Arkasından yüzüme anında oturan“ha! ha! ha! Amanda pek komik” ifadesiyle 5 saniye kadar arkasından baktım. Ve hemen akabinde demin bana garip gelen şeyi fark ettim. hatunla Türkçe konuşmuştum.
Bi anda sert bi refleksle masamın önünde duran tekli koltuklardan birine oturmuş bacak bacak üstüne atmış bayık ve sıkıntılı bir ifadeyle bana bakan hatuna döndüm;

“ EHHHHHH! Celli senmisin??????”

“günaydın!”

Benim maili aldıktan sonra bi müddet inanamamış yazılanlara önce bi gülmüş. sonra bi anda benim daha önce anlattıklarımı düşünmüş. Mesela ilk kez Tokio dan imza aldığımda ona hararetle anlattıydım. Sonra bi erkek arkadaşımın olduğunu ve hatta adının “Sho” olduğunu, onunla işte tanıştığımı söylemiştim. Aslında o benim zemin hazırlamamdı. Fakat ben bunu söylediğimde okadar güldü ki bende devamını  anlatmadım. Nede olsa gelicek diyede bi daha konuyu o kısma hiç getirmedim di.

Neyse maili alıp bütün bunları kafada birleştirince kıllanmış ve Miku’yu aramış Miku da onaylayınca ve hatta bana ne denli kızdığını anlatınca. Buda bi anda feci celallenip gelmek için ne gerekiosa yapmış. Bavulunu hava alanında ki dolaplardan birine kilitlediği gibi de soluğu FujiTV ‘de almış.

Bi süre sonra ben mecburen işimin başına döndüm. Fakat hala garipsediim için ara ara kafamı kaldırıp Celli’yi  süzüyordum en sonunda Celli istifini bozmaz bir halde;

“sabahtan beri dehşet içinde bakıyosun bana.  asabım bozulmaya başladı.”

“sabahtan beri şüpheleniodum, ama artık dayanamıycam… sen kimsin benim çatlak cellime naaptın??”

Gözlerini iyce kısıp tip tip suratıma baktı;
“yedim onu!”

“aman tanrım!!!”

“ya bi git salak karı. Japonya’ya ben ne amaçla gelicektim hatırlıyomusun?”

“hee hatırlıyorum, iş felan kurcaktın dimi?”

“evet. Yani iş kadını gibi görünmeliydim. Bu nedenle bi süredir görsel üzerine çalışıyorum” elini saçları arasında gezdirip “şöyle havalı bişi olayım istedim”

“ baya başarılı olmuşsun sen ozaman”

Kocaman bir kahkaha patlattıp tek kolu üzerinde bana doğru yanaştı
“ayrıca şöyle japon ya da kore yapımı abilerleden kafalıyayım bi kaç tane dedim fenamı yani”

Bi anda konuşmasındaki tonlamanın değişmesiyle birlikte direk celli oluvermişti. Sevindim. sadece ambalajı cilalamıştı ama neyseki içerik tümüyle aynıydı.

Ben iş yaparken bütün gün bana etmediği küfür söylemediği hakaret kalmadı. Bi yandanda gülüp duruduk. Onun içinde ayrı azar yedim “ben sinirimden gülüyorum sana noluyo” diyip durudu.

Bu arada Yamada-san da sürekli odamın önünde dolanıp durdu ciğerci dükkanı önündeki kedi gibiydi dangalak.

Akşam benim işim bitince hava alanına gidip bavulunu aldık. Sonrada daha önce Netri ve Miku’nun kaldığı otele Celli yi götürdüm.

Bu arada işin ürkünç tarafını kısa sürede fark ettim ki Celli hala söylenenlerin doğruluğundan emin değildi. Daha çok Jaaponya’ya  gelmesi için yapılmış bir oyundaymış gibi bir hali vardı. Aslında hak vermiyoda değilim. sonuçta yazdıklarım baştan aşşağı okunursa bildiğin gerçek dışı bi atmosfere sahip oluyo. 

Cell odasına yerleşmek için çıktığı sırada bende lobide kaldım.  Otelde otel di hani. Bildiğin lükstü. böle pırl pırıldı her yer. Mekanın pek çok yerinde altın yaldız kaplamalar göze çarpıyordu. Lobisi kocamandı. Yüksek tavanlı mekan Victoria dönemi avrupa mimarisinin tipik bi örneğiydi sanki. Fakat ne yazık ki japonyadaydık. Bu nedenle  ortam daha çok; 18. Yüzyılda Japonya’ya yaptığı kısa ziyaretinden edindiği izleinimleri, tüm avrupaya hava atmak için kullanan, salak bir asilzadenin elinden çıkma bir rüküşlüğe sahipti. Resmen insanı üzen bi mekandı. Üstelik bunun için kimbilir ne kadar para alıyodu dangalaklar. merak ediyorum, Sho bu oteli neden sevio acaba.

Ben bilmiş bilmiş duvarları incelerken önümde bir karaltı belirdi. Bende Celli’nin geldiğini düşünüp karaltıya döndüm. Sho kaşlarını çatmış tip tip bana bakıyodu. Bi salak oldum;

“ne işin var burda” diyi verdim . sho sesiz fakat huzursuzluğu suratından okunur bi halde;

“esas senin  ne işin var burda”

“önce ben sordum”

“oyun oynama benimle”

Derince bi soluk verdim ‘neden illa ben alttan alıyorum?’ sorusunu evdeki bi diklenmeye saklayıp ağzıma gelen lafları yuttum;

“sana Celli’ye durumu anlattan bi mail attığımı ve onunda cevap vermediğini söylemiştim hatırladınmı”

“evet” diye ters ters cevap verdi

“bu gün kendisi İşyerime geldi”

Anlamaz bir ifadeyle suratıma dik dik baktı ben devam ettim;

“işte şimdi senin daha önce söylediğini dinleyip” gözlerini kısıp suratıma anlamaya çalışarak baktı “hani Netri ve Miku geldiğinde bu otelin güvenilir ve rahat olduğunu hangi arkadaşım gelirse düşünmeden buraya yerleştirmem gerektiğini söylemiştin ya” hatırladığını belirten kaşkaldırmasını aldıktan sonra devam ettim “hah o söylediğini dinleyip onu buraya getirdim. Fakat daha önemlisi 1 sen neden burdasın 2 neden bu”kadar sinirlisin.”

“keşe bana haber verseydin”

“neden durup duruken seni rahatsız edeyim 1 telefon görüşmesi yüzünden 1 saat geç geldiğin oluyo. Ayrıca sonuçta kendi adıma yer ayırttım.. senin söylediğin gibi…”
               
“evet ama bi terslik olmasın diye otelde benim numaram var. Ve ben çekimdeyken bil bakalım telefon kimde. Telefonun ısrarlı çalışına dayanamayan Menajerim telefona cevap verdi. Senin adına ayrılan odayı onaylamak için aramışlardı. Yediğim bi ton azarla buraya geldim. Ayrıca ne olduğunu merakta ettim.”

“ eeeehh! Ama bana bunu söylemeliydin.”

“böyle bi durum olucağını hiç düşünmemiştim” derin bir nefes verdi suratındaki ifade yumuşamıştı ama ben dehşet huzursuz olmuştum yavaşça elini öne uzattı sonra geri çekti lobinin ortasında tensel temas oldukça saçma bi zorluk olucaktı. mantıklıydı ama ikimizde daha beter huzursuzlandık. Yavaşça elini kafasına atıp sırttı “neyse sorun yok ozaman. bu günlük işimde bittiğine göre Celli-san ve seni yemeğe götürüreyim olurmu?”

“tabi neden olmasın. bencede menajerin katil olabilir. O potansiyel var onda”

“ha?”

“diyorum ki sen menajerin beni öldürsün istiyosun galiba?”

Kocaman bi kahkaha attı;
“o kısım hakkında bi endişen olmasın. Senin hakkında kendi endişelerini giderecek kadar bilgi edinmiş durumda artık.”

“o nedemek be?”

“bir dedektif titizliğiyle senin hakkında bir dizi araştırma yaptı hatta bi müddet bir tercumanla bile takıldı. Kazama-kun iyi adamdır. Ve artık ondan korkmana gerek yok. Fakat arada böyle dikkatsizlikler yapmaya devam edersek, ikimizi de feci azarlamaktan vazgeçmicek haberin olsun “

“ha yani sen onun duymasından dolayı kızmadın….. peki neden sinirliydin”

“onun duymasından dolayı kızdım. çünkü delicesine azar yedim. nerdeyse 30 yaşındayım azar yemek hiç hoş değil. üstelik durumu bilmediğim için seni savunucak tek bir söz bile edemdim. Sinir bozucuydu.”

“he~~ ah! ama ne bilim ya~~”

“tamam benim hatam. ama bunu yeni fark ettim. Şimdi yemeğe gidelim mi”

“tamam ama bekle de Celli gelsin”

Ben bunu diyip Celli geliyormu diye asansörlerin oraya doğru baktığımda karşımda  gördüm kendisini. biraz uzak sayılabilecek bi noktdan inanamaz gözlerle bize bakıyodu. bu arada yukarı gittiğinde üzerinide değişmişti. Bu sefer siyah diz üstü bir elbise giymişti. dizinin altına kadar uzun, bacağını kavrayan, siyah çizmeleri vardı. Üzerine de siyah şık bir hırka geçirmişti. Elinde de küçük bir çanta vardı. Bi an gene kendi görüntümden utanıverdim. üstlik bu kez Sho’nun da gözünü kapama isteğime engel olmam gerekiyodu. İçimde ki hasetsel durumu dışarı yansıtmayacak bi ses tonuyla ;
“ah Cellli indin demek”dedim

Bana dehşet hoş duran göz makyajının ardından pis pis baktı Celli ve sert bir tonlamayla;
“evet indim” dedi.

 Sonrada topuklu çizmesinin lobide yankılanan tıkırdamalarıyla yanımıza geldi. Gayet diplomatik bir tavırla tokalaşmak için elini Sho ya uzattı. O sırada bende bi cesaret Sho’nun suratına baktım. Yüzünde 3 yaşında bir çocuğa bakarmış gibi bir ifade vardı. Şerefsizim çevremizdeki kadınlar beni, Sho’yu etkilediklerinden  daha fazla etkiliyo. Denyo! öyle bi konumda ve bunun öyle bi bilincindeki…

Sho’nun teklifi üzerine 3’ümüz beraber otelin lokantasında akşam yemeği yedi bolca lafladık. Celli kısa sürede üzerindeki şoku atlattı. Ve yeni görüntüsü altından eski bildiğim Celli canlılığıyla konuşmaya başladı.

Artık Japon karasularında uzun uzun vakit geçiricek bir arkadaşım var. Bu arada eve gelmeden sho yolda pis pis sırıtıp “ fakat bütün arakadaşların senden iyi giyiniyo” dedi. Bi içerlemedim desem yalan olur. Sanırım alışverişe çıkmalıyım. T-T

0 yorum: